28 Aralık 2009 Pazartesi

GELmece - GİTmece

Şu hisler ne garip şeyler değil mi? Anla anla bitmiyor. Hissiyatı yaşa yaşa bitmiyor. Bir anda kendini içinde buluyorsun sadece. O bilinçdışı zamanında içine düştüğün şey iyiyse ve seni mutlu ediyorsa ne ala, varsın sürsün gitsin. Hatta keşke sürekli böyle olsa dersin. Peki seni sıkıntıya sokan kaygı, endişe, tanımsızlık, depresyon veren hislerse içine düştüklerin?

O zaman da o hislerden kurtulmak için elinden geleni yaparsın. Uyuşturursun kendini. Ya içersin, ya arkadaşlarına gidersin, ya da film falan izlersin. Sürekli sana iyi hissettirecek pasif şeyler yaparsın. Unutmak için. O his o kadar rahatsız eder ki seni ne doğru dürüst uyuyabilirsin, ne de iş görebilirsin. Yaşamak istemiyorsundur ki!...

His öyle yoğundur ki bir daha o hissin içinden çıkamayacağını zannedersin. Gelip gidip kurtulduğunu sandığın şey gene bulmuştur seni. Bu kızgınlığın bunadır. Onca uğraşı ve büyüdüğünü sanmanın ardından gene bu kuyunun içindesindir. Her şeyin gelip geçici olduğu bilgisine haiz olmana rağmen bu sana hiç de inandırıcı gelmemektedir.

Bazen de o histen kaçmaz ve anlamaya çalışmak istersin. Bu durumlardan bazılarında ise o hisle o kadar yoğun muhatap olursun ki en sonunda seni kurtaracak olan fikir belirir zihninde. Anlamışsındır. Anlayınca özgürleşirsin. Anlayınca tüm sıkıntılarının kaynağının sen olduğunu ferahlarsın. Ne aptalmışım dersin; neye odaklanmışım ne yaratmışım dersin. Neden öyle hissetmiş olduğunu fark etmişsindir nihayet. Bu fark ediş öyle güçlüdür ki bir daha o hisse düşmeyeceğini zannedersin.

Oysa düşersin. Çünkü unutursun. Neyi hatırladığını tekrar tekrar unutursun. Aynı hatayı tekrar tekrar yaparsın çünkü. Sonra yine kendini o kırılgan, hassas ve alıngan tutum içine sokarsın. Bir de bakmışsın yine aynı. Yine sen beklentilerinin esirisin, yine bunları göremedin, yine diptesin. Hata sende işte. Çünkü sevmenin bu olmadığını unutuyorsun her seferinde.

İşte şimdi unutmamak için yazıyorum. Hatamı varlığımın derinliklerine kadar anladığım için yazıyorum. Bundan sonra dönüp baktığımda içimi rahatlatacak bir referansa; kendimden kaynaklı bir referansa sahip olacağım bilinciyle yazıyorum.

Biraz önce yaşadığım rahatlama ve anlayış gerçek bir bilginin anlayışıydı. Sevincin ve mutluluğun ne kadar doğal, üzüntü, ayrılık ve kederin ne kadar suni olduğunun bilgisi. İçten gelen mutluluk ve huzur; her şeyin yolunda olduğu hissi. Bu nasıl sağlanır?

Karşındakinden beklentilerine göre şekillendirdiğin her şey dönüp dolaşıp seni yaralayacaktır. Bundan vazgeç. Kendi değerinin senin tarafından verilmesiyle, karşındakinden bir şey beklememekle, ondan gelecek şeye bağımlı olmamakla; bunun ne kadar sakat bir durum olduğunun farkındalığıyla, halihazırda zaten değerli olduğunun, bunun için herhangi bir onaya ihtiyaç duymadığının bilinciyle yaşa.

Sevgi dilenciliği ve beklentiler kırılması gereken birer puttur. Sevgi dilenerek alınmaz. Varsa verilir. Yoksa da yoktur zaten. Bunu anla, kabul et; veremeyeni affet, iyi niyetle bırak gitsin. Herkesin birer insan olduğunu ve kabul edemeyeceğin şeyler de yapabileceklerini anla. Bunları kabul et. Ve affet, affet, affet. Kendini de affet. Kendine yaşattığın eziyet için.

Bir kez daha başkasına bağlı iyi hissetme psikolojisinin sende yarattığı semptomları bir düşün. Bunun için bile bu davranışı bırakmaya değmez mi? Bu inadı kırmak gerekmez mi? Bu kadar hassasiyet egon için. Böyle sevgi olur mu?

Kırgınlık denilen şey egonun arkadan dolaşıp sana şirin görünme ve kendini haksızlığa uğramış hissettirme çabasıdır. En nihayetinde tatmin olmak için şiddet ve manipülasyon içerir. Bunda sevgi yoktur. Paylaşım zorlama halindeyse bırakılmalıdır. Beklenti halinde olan şey sevgi değildir. Çünkü sevgi beklenti halinde değildir. Sevgi sevinç halindedir, heyecan halindedir. Bunları yaşadığı ve yaşattığı için karşıdaki sevilmiştir. Bu frekans tekrar yakalanamıyorsa yalvarsan da olmaz. Ego o yaşadığı sevinç ve hissettiği mutluluğa bağlanmak ister; bunu sağlayanı, bunu tetikleyeni Yaratıcının ve kendi içinden gelen kaynakların yerine koyar. Onları birer put haline getirir. Sonra da sahiplenmek için uğraşır da uğraşır. Habire oyun, habire manipülasyon v.s. En şeytani olanlarını dener. Her şey o hissettiği şeyden bir ufak kırıntı daha almak için. Ne yazık.

Oysa o saatten sonra yapılacak olan tek şey negatif üretmeden sevince odaklanma becerisidir. Bırakmaya odaklanmak hüznü doğurur. Sevincine odaklan! Ne fark ediyorsun?

21 Aralık 2008 Pazar

SONUNA KADAR AYDIN

Kendini “aydın” olarak tanımlayan bir grup tarafından başlatılan özür diliyoruz kampanyası ile ilgili olarak mümkün olduğunca empati kurarak bu insanların “ileri düzey” vicdan kaygılarını anlamaya çalışıyorum. Düşüncelerimi şu anda oluşturuyorum, sonucu ne olacak doğrusu bende bilmiyorum. Hadi bakalım!... :))

Spritüel inançlarda anlatılmak istenen önemli birkaç kavram var. Bunlardan birisi bağışlamaktır. Karşındakini ve kendini bağışlayarak ilerlersin. Olmuş olan olaylarla ilgili, haksızlıklarla ilgili, olumsuz düşüncelerle ilgili olarak; seni tutan, sana ayak bağı olan ne kadar şey varsa, hatırladığın ya da hatırlamadığın; hepsini bağışlamayı dilersin. Hayatına giren ve bir şekilde ilişkiye girdiğin, iletişime geçtiğin ve olumlu olumsuz duygu ve davranışlar ürettiğin tüm kişi ve odaklarla öncelikle içsel, sonra da gerekmesi durumunda dışsal bir diyaloga girersin. Güç odaklı davranmaktan vazgeçtiğini, yeni bir yol seçtiğini ve bu yolda artık kendi hayatının yaratımıyla ilgilendiğini, içindeki aydınlık, demokratik ve ışık dolu yanını ortaya çıkarmak istediğini ifade edersin. Tüm hesaplaşmaları, tüm karmaları bitirme niyetinde olduğunu ifade edersin. Bu durum gücü kullana gelen geleneğin anlamadığı bir şeydir. Fakat bunu başaran kimseler de yok değildir.

Bu yaptığın kendini esaretten kurtarmak içindir. Karşıdaki ile ilgisi yoktur. Karşıdakini aslında haklı bulduğun ya da kendinin yanlış yaptığını fark ettiğin için değildir bu. Sadece artık yeni bir yola girmektesindir. Bu yolda karşılıklı tehdit yoktur, hak yemek ve hakkını yedirmek yoktur, kin tutmak da yoktur; kendin de dahil olmak üzere herkese ve her şeye hakkını teslim ederek ilerlemek vardır. Seçtiğin bu yeni yolda münakaşa yoktur, karşındakinin enerjisini çalmak da yoktur. Herkes bir ve aynıdır. Herkes ilerler. Herkes büyür. Dualite ve buna bağlı cehalet, bilgi körlüğü ve saplantılı algılar erir gider. Böyle bir ruh hali içinde, kendi güçsüzlüğünü, güçten vazgeçişini yaşarsın ve içindeki zarafeti ortaya çıkarırsın ancak. Bu güçsüzlüğün ve narinliğinle dokunulmazsındır.

Bu durum tamamen odağının yönü ile ilgilidir. Sen artık etraftakilerin ve kendinin hataları, kusurları ve art niyetli davranışlarıyla ilgilenmekten vazgeçmiş; kendi içine dönmüş ve içindeki güzellikle ilgilenir bunu yayar hale gelmişsindir. Gerisi boştur.

Son olarak da bu süreci kendine yaşatır ve kendinle hesaplaşırsın. İçinde daha büyük bir şey gördün ya O’na doğru ilerlemek içindir bu. Çünkü yoldasın artık geri dönemezsin. Oturup bunca düşündükten sonra, bunca fikir ürettikten, haksızlıkları gördükten sonra, topluma bu kadar isyandan sonra; üstelik herkesle hesaplaşma ve helalleşmeni yaptıktan sonra kendinden vazgeçmemen cehenneme düşmen olur. Doğruyu bilip yapmamandır bu.

Bana göre yukarıda anlatılanlar içinde bir yerlerdeysen, gerçekten aydın olmaktasındır. Ben inanıyorum ki kendini aydın olarak tanımlayan ve fikir üreten birçok insan hangi cenahtan, hangi cepheden olursa olsun bu memleketin iyileşmesini ve ileriye gitmesini arzu etmektedirler. Hepsinin içinde bir yerlerde yeryüzünün o en güzel ve en narin “demokrasi çiçeği”ni bu topraklarda açtırma sevdası yatmaktadır. Fakat hepsinin ellerindeki reçeteler farklıdır ve maalesef herkes elindeki reçetenin tek ve gerçek çözüm olduğuna inanmakta, bu noktada bağnazlaşmakta, değişime ayak diremekte ve “aydın” vasfını kaybetmektedir. Bu aşamadan sonra bazı gruplar daha tehlikelisini yaparak elde ettiği birikim ve tecrübe ile “hasta” olarak gördükleri memleketi kurtarmak amacıyla kendilerince ortaya koydukları çözüm önerileri için toplumu manipüle etme sevdasına düşmektedirler.

Bu işin çözümü sonuna kadar “aydın” gibi ve o vasfa yakışır davranmayı becermekten geçiyor. Amaç eğer demokrasi çiçeğini açtırmaksa, bu işin hiçbir basmakalıp reçeteyle gerçekleştirilemeyeceği, tamamen bugün burada ve şuanda var olan insan dinamiği ile kendine özgü çözüm yolunun bulunarak çözülebileceğini ve bunun da şuan elde olan hiçbir reçeteye benzemeyeceğini öngörmek gerekiyor. Amacın toplumsal barışın tesis edilmesi, zarafetin, gururun, onurun, empatinin, sevginin, birliğin ve güveninin geri getirilmesi, şüphelerin, her türlü manipülasyonun yok edilmesi ve insanların huzura erişmesi olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu uğurda ellerindeki reçete ve çözüm önerilerinin kutsal olmadığı, gerekirse tartışılabileceği kabul edilmelidir. Hatta bu insanlar “benim inandığım fikirlerle bu iş çözülür ben iyi analizci ve çözümcüyüm” v.s. gibi kendileri ve cenahları ile ilgili hayali imajlarını ellerinin tersiyle itip sadece doğru olana odaklanmayı becerebilmelidir.

Dolayısıyla bende 2008’de Türk Aydınlarının içine düştüğü bu sıkıntılı durumu anlıyor ve buna karşı bir hınç kampanyası düzenlenmesini kendi adıma kabul etmiyorum. Bununla birlikte, bahsettikleri adaletsiz durumun ne olduğunun iyice ortaya çıkarılmasında kendilerinden ellerinden gelen her türlü desteği vermelerini, sonuna kadar bir “aydın”a yakışır vasıf içinde davranmalarını bekliyorum. Onları giriştikleri eylemin hakkını vermeye davet ediyorum. Belki de birilerinin “bir konuda yargıda bulunmadan önce yeterli bilgiye sahip olunması” gibi aydınlanma sürecine ait basit bir gerçeği bu şekilde öğrenmesi gerekiyordur kim bilir?