18 Mayıs 2008 Pazar

Bilinç ve Enerji

Enerji, bilincin tezahür etmesine yardım etmek ister. Bu cümle öylesine önemli bir laf ki pek çok şeyi yeniden yorumlamayı gerektirebilir hayatlarımızda. Tobias adlı bir varlığın bir celsesi esnasında söylediği bir laftır bu. Biraz açmak istedim bende.

Bilincin fizikselleşmesi ve yaşanması için gerekli olan şey enerjinin forma girmesidir. Yaşanmakta olan düzlemin formuna girmesi. Var olan her şey aslında enerjinin farklı halleri, yani bilincin yansımalarıdır. Peki bilinç nedir? Bilmekten gelen türemiş bir kelime. Bilmek bir şeylerin ne olduğunu ve nasıl olduğunu hafızada tutma işlemidir. Yani bir şeyleri görmeden ya da o şeyler olmadan önce onun ne olduğu ve nasıl olduğundan haberdar olmaktır. Bilinç de bunun sistemli hale gelmiş bir şekli olabilir, yani bilgilerin sistemleşmiş bir bütünü ve bu bütünü hafızasında tutan bir farkındalık. O farkındalığın hafızasında yer tutan bilgi bütününü bilinç olarak kabul edersek ve bu farkındalığın varlık boyutlarında kendini ancak bir canlı ya da canlı grubu olarak gösterdiğini düşünürsek varlık boyutlarında kendinin farkına varan bu bilincin aynı anda ayrılık illüzyonuna da nasıl düştüğünü anlamış oluruz. Yani başta var olan tek şey bilinçtir. Zaten o yarattığı için ne yaratacağını da otomatik olarak bilecek, bu işlemi ise “enerji” denen ve her kalıba giren materyal ile yapacaktır. Onu türlü titreşim seviyelerinde türlü formlara sokacak ve oynayıp duracaktır. Yalnız o formları hissetmek için o “formlar” olmak gerektiğinden hareketle bilinç kendini o formların içinde tezahür ettirecektir. O formların bulunduğu titreşim seviyelerinde tezahürünü gerçekleştirip gözünü açtığında ise gördüğü şey ayrılık ve nesneler dünyası olacaktır. Yani bir kendisi bir de etrafı vardır. Bir içine girdiği form bir de başka formlar vardır. Aslında o formları da oraya koyan kendisi idi. Ama bu yeni pozisyondan bakınca öyle görünmemektedir. Peki bilinç şimdi ne yapmış oldu?

İçinde kudurup duran ve sürekli akmak isteyen bir olgu olan enerjiye yön verdi. Onu canının istediği formlara sokarak belli bir zaman boyunca titreşim seviyesini sabitledi. Arkadan gelen enerjiyi sürekli olarak yeni formlara sokmak suretiyle bir miktar dinginleştirdi. Habire oynayıp durmaktansa o enerjinin içindeki gücü yumuşattı, azalttı ve çeşitli kademeler yaratarak onun formlaşmasını sağladı. Dağılıp tekrar mutlak enerji durumuna ve yokluğa geçmemesi için bilincini o yarattığı şeylerin içine yaymak istedi. Bu durumda kendini bu yaratının içine tekrar doldurdu. Artık binlerce gözü olan bir varlık haline geldi bilinç, her yerdeydi ama her yerde başka başka varlıklar da vardı. Onlar da kendisiydi tabii, ama bölünmüş bilincin her bir parçası varlığa girdiği anda bölünmüşlüğe de girdiğinden bunu o boyutta anlayamadı.
Yazmaya ve uydurmaya devam ediyorum. Acaba diyorum ki insan denen varlığın böyle bir misyonu mu var? Yani böylesine bölünmüş bir bilinç ile varlığın katmanlarına doğup bütünselliği algılamaya çalışmak gibi bir misyon. Bilmiyorum ama olabilir tabii ki. Bu nasıl yapılır derseniz hele onu hiç bilmiyorum.

28 Nisan 2008 Pazartesi

Hayatını Yaratmak_1

Dünya büyük bir etkileşimlilik alanıdır aslında. Burada ki mevcut fiili durumda insanlar her an iki kategoriden birindedir, ya bir hayal üretiyordur, ya da üretilen bir hayali gerçekleştiriyordur. Tabii ki genelde ikincisidir. Yani hayal kuranımız çok azdır.

Oysa etrafımıza baktığımızda yaşadığımız ve günümüzü geçirdiğimiz tüm çevre %99 oranında yapılı olan bir çevredir. Yani birilerinin hayalidir. Şu an oturduğunuz koltuk, takip ettiğiniz bu yazı, yazıya ulaşma biçiminiz olan internet, bilgisayar, içinde bulunduğunuz mekan, öğlen yediğiniz yemek, içtiğiniz çay bile birilerinin hayalidir. Çayı bitki olarak elde edip yapraklarını kurutarak demlemek birilerinin bir zamanlar sadece hayal ettiği bir şeydi. O zamanlar kimse bunu bilmiyordu. Yediğiniz çikolatadaki malzemelerin bir araya gelince muhteşem bir lezzet yaratacağını ilk önce birileri hayal etti, sonra da bunu üretti. Yani kısaca aklınıza gelen her şey başlangıçta yalnızca bir hayal yada Tanrı ilhamıyla yapılan bir deneyin sonucudur ve günümüzde sıfırdan hayal etmek ve oldurmak diye bir şey yoktur. Var olan ve elimizde olan üzerinden giderek hayal edebiliriz.

Bu kadar tanımlı araçlara sahip olduğumuz halde insanlar gittikçe hayatlarını bir muammaya kaptırmaktalar. Hayal edilen şey yalnızca konfor getiren şeylerden daha fazlasına sahip olmakla sınırlı ve aslında bu gerçek bir hayal değil tabii ki. Bu sadece bir arzu, sahip olmayı isteme arzusu, daha iyi bir arabaya, daha büyük ve güzel bir eve, daha tatlı bir eşe, sevgiliye sahip olma arzusu. İnsanlar o sevgiliyle nasıl güzellikler paylaşabileceklerini bile hayal edemiyorlar; yalnızca dillendiriyorlar, tıpkı bir tekerleme gibi, daha güzel bir sevgili, daha iyisi daha iyisi, daha iyisi…

Paylaşacağın andan mutluluk duymadıktan sonra, bunu hayal bile etmedikten sonra daha iyisini ne yapacaksın. Sahip oldun diyelim, yeterince de şişindin etrafına karşı, bu daha iyisi seni ne kadar daha tatmin edecek. Peki, hayalini kurduğun paylaşımlarda bulunabiliyorsan, güzel vakitler ve hazlar tadabiliyorsan sevgilin olan bu kişinin ne kadar “iyi” olduğunun ne önemi olabilir? Sürdürülebilir ve geliştirilebilir nitelikte paylaşımlar her türlü ilişkinin temelidir ve beklentisizce yaklaşımlar bunun olmazsa olmaz ilk koşullarındandır. Bu yüzden arkadaşlıklar, dostluklar daha kalıcı, sevgililer geçici gibi görünmektedir hayatlarımızda. Dostlarımızı genelde seçmeyiz, şartlar ve oluşumlar bizi insanlara iter yada çeker. Anlaşmanın derinliğine bağlı olarak bu iş sürer yada biter.

İlişkilerle ilgili hayal kurmak ise yaşanılacak paylaşımın niteliği üzerine olduğunda kişi için mutluluk verici olabilir ancak, bunun kimle olduğu üzerine sabitlenmek tehlikeli bir ızdıraba davetiye çıkarabilir. Burada kurulacak hayalin herhangi bir kişiyle ilgili mi hissedilen bir duyguyla ilgili mi olduğu konusunda dikkatli olmak gerekir.

İş hayatı da böyledir aslında. Çok güçlü hayal kurucular vardır, hedefe kilitlenenler. Bu insanlar asıl ortamı yaratırlar. İşi kuranlar bunlardır. Bir müteahhit mesela en çok hayal eden insanlardan biridir. Baktığı her arsayı görerek orada konumlandıracağı konutları hayal edebilir, o arazi ile ilgili potansiyel iş ortamını oluşturabilir. Kullandığı bir aletin verimli çalışmadığını düşünen, ya da elle yapılması gereken bir iş için bir alet tasarlayabilen bir kişi cüretkar bir hayalcidir. Hayal kurma anında o işin olup olamayacağıyla ilgilenmez, sadece hayal eder, bu iş için bir alet olsaydı nasıl olabilirdi diye. Ve ilk prototipi üretmek, fiziksel ilk nüveyi ortaya koymak, muhtemelen herkesin bildiği bir yada birkaç basit bilginin hiç düşünülmemiş bir şekilde kullanılmasıyla oluşur. Teknolojik bir ürün tasarlamak ise daha bilimsel nitelikte bilgilerin derlenmesiyle ve mühendislik hizmetleri konusunda yardım alınması ile oluşur. Ancak yine de işin başının hayal kurmak olduğu unutulmamalıdır. Bütün o personeli bir araya getiren, o iş ortamını yaratan sadece basit bir fikirdir, belki de bir ihtiyaçtan doğan zarurettir.

Bütün bunlardan sonra demek istediğim şey aslında hayal kurmanın zevki, standart hayatına kattığı meydan okuma, şartları zorlama isteği ve sonuç olarak yaşama tutkusudur. Onun dönüp de senin son derece tekdüze hayatın karşısında sana duyuracağı acı bile bir şeyleri değiştirmek için kullanacağın itki gücüdür. Ufak, ufak başlayan bir şeyler; evini elindeki imkanlarla yeniden düzenlemek, faydalı olabilecek bir fikri geliştirmek, annenden öğrendiğin bir yemek tarifini çağdaş bir sunum içinde yeniden sunmak, ne bileyim belki onu aynı zamanda sağlığa faydalı olabilecek bir hale getirmenin yollarını araştırmak falan gibi, tuzlu, sarımsaklı, patlıcanlı dondurma yapmayı denemek gibi şeyler… :) Turşu sulu aromalı da olur!

Mesela sürekli yaptığın bir işi aynı şekilde yapmamak, hızlıysan yavaşlamak, yavaşsan hızlanmaya çalışmak, elindeki işe biraz zeka pırıltından serperek yapmak v.s. gibi bir adım iyi bir başlangıç olabilir. Hayatı yaratmak üzerine düşünmeye ve yazmaya devam edeceğim.